çanakkale escort Aydın escort muğla escort tekirdağ escort manisa escort balıkesir escort trabzon escort elazığ escort ordu escort kütahya escort ısparta escort rize escort maraş escort yalova escort giresun escort yozgat escort tokat escort şanlıurfa escort sivas escort batman escort erzurum escort sinop escort kırşehir escort karaman escort kırıkkale escort bolu escort amasya escort niğde escort uşak escort edirne escort çorum escort osmaniye escort zonguldak escort van escort erzincan escort

İstanbul Escort

mecidiyeköy escort

halkalı escort bayan

beylikdüzü escort bayan

bursa escort

sportturbo.net

kaçak iddaa

canlı bihis

kaçak bahis siteleri

kaçak bahis

bagibet

illegal bahis

bets10

Bugun...


ADALET DEMİR

facebook-paylas
Eski Bornova'da Bir Ecnebi Doktor Dr. Donedevic
Tarih: 02-10-2014 17:47:00 Güncelleme: 02-10-2014 17:47:00


Benim kuşağıma mensup olanlar bunları zaten hatırlıyorlardır. Ben isterim ki; şimdiki gençlik eski halimizi iyice öğrensin ve onlara göre yaşadıkları devrin kıymetini bilsinler ve kendi omuzlarına düşen görevleri daha iyi kavrasınlar diyerek çocukluğunda başından geçen bu hikayeyi başladı anlatmaya.

             Eskiden şimdiki gibi üniversitelere gidip Avukat, Mimar, Mühendis, Doktor olmak nerede o yıllarda. Benim çocukluğumda  1930 lu yılların Bornova'sında o zamanlar sadece iki hekim yaşardı: Biri Bornova Belediyesi'nde görevli 1924-1925 yıllarında da bir yıl Bornova Belediye Başkanlığı da yapmış Dr. İbrahim Galip Bey diğeri de Sırp asıllı Yugoslav göçmeni Dr. Donedevic.  Ailesiyle hangi yıllar, nereden Bornova'ya göç ettiğini bilemem. Kimbilir kaç kuşaktır Bornova'da yaşamış  bir aileye mensuptu.

              Diğer Avrupalı göçmenler gibi Donedevic'de Bornova'ya uzun seneler kök salmış buranın eskisi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında Bornova'yı ve evini terk etmeyi hiç düşünmemiş ömrünün sonuna kadar Bornovalı olarak yaşamış.

             Pek çok yerde olduğu gibi ölümcül hastalığa karşı aşıların ve yeterli ilacın olmayışı ve Hekimlerin ciddi eksik olduğu o devirde, salgın hastalıklarla nasıl başa çıkacaklarını bilemediklerinden insanlar daha ziyade “üfürükçü'lerden” ya da “kocakarı” ilaçları dediğimiz bitkilerden medet umarlardı. Tedaviler aktar veya eczane üzerinden veriliyordu. Çünkü o yıllarda çöp yığınları, ıslah edilmemiş dereler, lağımlar ve  bataklıklar nedeniyle sivrisineklerin en azgın olduğu zaman ilaçlama yapılamadığından son derece salgın olan veba hastalığı, sıtma, zatürre ve veremden iskelete dönen birçok insan ölüyordu. Hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar da işin cabası. Zaten birçok hastalığa teşhis koyulamadığından halk arasında “şüpheli hastalık” ya da “ince hastalık” da derlerdi. Beslenme haliyle sıfır, kıtlık-yokluk yılları yani, yeterli eczane, ilaç yok ki reçete olsun. Bitkilerin ilaç özelliği olması nedeniyle tedaviler özellikle aktar yoluyla yapılıyordu. Hiç unutmam Cukuşlu Ahmet diye biri vardı, o da Kızılay Mahallesi köprübaşında oturuyordu, kaynatarak yaptığı doğal bitkisel ilaçları her derde deva oluyordu.

             Ancak bir gerçeği de gözden uzak tutmamak gerekli kuruşların konuşulduğu, insanların binbir yokluk sefalet içinde olduğu, geçim sıkıntısından ekmek parasının bile zorlukla kazanıldığı, yırtık pabuç ve yama tutmayan elbise ile ve yarı aç yarı tok insanların bol olduğu bir dönemden bahsediyoruz.

             Dr. Donedevic aslında çok değerli bir Hekimdi. Müslüman'mış, Hristiyan'mış, Yahudiy'miş hiç mi hiç önemsemezdi. Çünkü karşısındaki hasta, hangi dini inançlara sahip olursa olsun, sonuç olarak insandı diye düşünür, yoksul hastayı hemen tanır, hiç ücret talep etmezdi. Zaten yoksul hasta mecbur kalmadıkça pek onun özel muayenehanesine gitmezdi. Yani Bornova'ya sonradan gelenler, hasta olmaya fırsat bulamadan göçüp giderlerdi. 

             Ünlü Yugoslav Doktorun konak biçimindeki iki katlı evi bu günkü Ege Üniversitesine ait Zirai Mücadele binası olarak kullanılan binanın bitişiğindeydi. Etrafı büyük selvi ve çam ağaçlarıyla çevriliydi. Yüksek duvarlarla örülmüş, bahçesinde bolca meyve ağaçları, çift kanatlı büyük tahta kapısında çıngırağı olan bu evde ailesi ve evin yardımcılarıyla beraber yaşardı.

             Bu evi tüm Bornovalı bilir ama kapısının önünden geçmeye bile cesaret edemezmiş. Yugoslav hekim, ince, uzun boyu, iri burnu, giydiği siyah takım elbisesi ve şapkasıyla doktordan çok, adeta bir Azrail'i andırırmış. Kapısının önünde duran “Doktor” levhasını gören, yanındakine “aman Allah muhtaç etmesin” der geçermiş. Ama herşeye rağmen son derece itibar edilen, saygın bir şahsiyetmiş.

             Açıkcası bu çekingenliğin altında, biraz da “bu adama gelmeye, yardım istemeye kimin parası yeter ki?” gibi bir düşünce de gizliymiş. Çünkü doktora para vermenin yanında faytonla geliş gidiş parasının da ödenmesi gerekiyormuş.

             Aslında en mühimi olan bu doktora değil muayene ücreti ödemek, çoğu Girit ve Balkanlar'dan kaçıp gelmiş perişan, yoksul müslüman göçmenlerden hiçbirinin, ekmek paraları bile yokmuş.

             Günlerden bir gün babam daha 3-4 yaşlarındayken aniden çok hastalanmış. Babaannem “Zehra Hanım” öyle işi hemen Allah'a havale edip mücadeleden vazgeçecek, olup bitenleri izleyerek göz göre göre ellerini kavuşturup hasta oğlunun önünde ağlayacak, kara yaslara bürünecek bir kadın olmadığı için, oğlunu kaptığı gibi bir solukta, saçının başının darmadağınıklığına aldırmadan, kendine çeki düzen vermeden, Kızılay Mahallesi tahta köprüden hızla aşağı inerek doğruca doktorun evinin yolunu tutmuş. Yıllar evvel Bornova Çay mahallesinde selden kaybettiği iki çocuğundan sonra bir evladını daha toprağa vermemek için çırpınıp duruyormuş. Sabrı tükenen babaanneme artık herşey vız geliyormuş, evlat acısının ne demek olduğunu çok iyi bildiğinden ne doktor parasını ne de karşılaşacağı tavrı düşünmüyormuş. Hiçbir şey umurunda bile değilmiş. Zaten babaannem utangaç biri de değildi.

             Neyse babaannem o telaşla kalın tahta kapıyı kırarcasına çalmış. Kapıyı doktorun yardımcısı olan Rum asıllı hizmetli kadın açmış ve onları salona nazikçe buyur etmiş. İçeri girerken doktor babaannemin şaşkın bakışlarından keyfi bozuk, çaresiz olduğunu anlamış, ve yanında çalışan rahibe kılığındaki yaşlı hemşirenin yardımıyla bir yandan babaannemi sakinleştirmeye çalışıp bir yandan da  boynundaki dinleme aletiyle babamı muayene ediyormuş. Kısa bir muayeneden sonra, boynundaki dinleme aletini çıkarıp bir kenara koyup, başını iki yana belli belirsiz sallayarak Rum asıllı hemşiresine, babaannemin ana dili gibi Rumca bildiğinden habersiz, mırıldanır gibi konuşarak  oğlu dünya tatlısı, Tanrı bağışlasın bünyesi müsait değil, çare yok..! demiş. Bunu anlayan babaannemin kalbi bir anda duracak gibi olmuş. Doktora ne söyleyeceksen bana söyle demiş. Bunun üzerine doktor, hiç istifini bozmadan hemşireye söylediklerini gözlerinin içine bakarak babaanneme de tekrarlamış.

             -Allahtan ümit kesilmez “ işi hiçbir şekilde şansa bırakamayız” , bu çocuğun iyileşmesi için senden istediğim ilacı getirmelisin talimatını vermiş.

 

             -Merak buyurmayın doktor efendi! “ne pahasına olursa olsun, bu defa çocuğumu azraile teslim etmeyeceğim” demiş ve büyük bir hızla fırlayıp odadan çıkıp evden ayrılan babaannem  babamın iyileşmesi için hemen doktorun istediği “Streptomisin” ilacını aramaya koyulmuş. Bir yandan da Allah' a yalvararak “ne istersen al, benim canımı al onun yerine, yeter ki oğlum yaşasın” diyerek aranmaya başlamış.

             Doktorun istediği “Streptomisin”nin karaborsada fiyatı 4 liraymış. Dedem Kadri çavuşun gündeliği ise 50 kuruşmuş. Son çare sabaha kadar açık olan Bornova'nın tek eczanesi “İntibai-milliye” eczanesinin sahibi eczacı Osman Acun  beye gitmiş. Eczacı Osman Acun bedelinin ödenmesi karşılığı bu ilacı bulmaya söz vermiş.

             -Oh! şükürler olsun! diye sevinen babaannem, ertesi gün pür telaş Alsancak'a ( Mustafabey Caddesine) İzmirlilerin değimiyle “mustabey” deki  onu büyüten hanım annesinin evine Dilgişat hanıma nefes nefese koşmuş. Yanına yaklaşmış. Boynuna sarılıp hürmetle elini öpmüş. Ondan yardımını istemiş. Hanım annesi Dilgişat hanım heyecanla:

             -Hoş geldin  evladım...

             -Hayrola  Zehra, fena bir şey mi oldu? diye sormuş.

             Gözleri yaşlı babaannem de başlarına gelenleri bir bir anlatmış.

             O da babaannemi sevgiyle okşayıp yatıştırmaya çalışmış. Durumu öğrenir öğrenmez gereğini yapan hanım annesi onu rahatlatmış. “Haydin yolun açık olsun; git selametle” diye uğurlamış. Ömrünün en büyük sevinçlerinden biriydi bu Zehra babaannemin. Gözyaşları içinde birbirlerini öpüp vedalaşmışlar.

             O yıllar hazinenin boşaltılması nedeniyle genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kasaları tam takır olduğu için ülkede ithalat durdurulduğundan değil ilaç, o yıllarda temel gıda maddeleri bile bulunamıyormuş. Ülkede yetişmiş insan gücü, ham madde kaynağı kadar kıtmış.

             Bu durumdan, en çok karaborsacılar yararlanıyormuş. “Denize düşen yılana sarılır” hesabı, derdi olan, cebinde parası varsa, ne isterse bulabiliyormuş. Olmayan ise başına ne gelirse kader deyip çekiyormuş.

             Babaannem hızla oradan çıkıp hiç vakit kaybetmeden Dilgişat hanımdan aldığı yardımla ilacı da oğlunu da kaptığı gibi kendisini doktorun muayenehane olarak kullandığı evine atmış.  Kulaklarında doktorun şu sözleri çınlıyormuş:

             -Vah zavallı vah! Tanrı yardımcısı olsun...

             -Çok yazık, yaşasaydı çok akıllı bir çocuk olacaktı.

 

             Her zamanki gibi kapıyı yine doktorun yanında hemşirelik hizmeti veren Rum asıllı yaşlı kadın açmış. Yorgunluktan bitkin düşmüş babaannem hiç davet beklemeden yaşlı kadının yüzüne sert bir şekilde bakarak, onun bir şey söylemesine meydan bırakmadan, içeri dalmış ve kendine özgü Girit şivesiyle sesi titreyerek epeyce ortalığı inletmiş:

             -İşte istediğin ilacı getirdim doktor efendi, kurtar artık oğlumu. Bana bir evlat acısı daha yaşatma demiş.

             Doktor Donedeviç, babaannemin getirdiği ilacı almış ama bir yandan da yüzü kızarıp bozulduğundan kaşlarını çatıp homurdanarak onu terslemiş:

 

              Mustafa Kemal'e sitem...

             Sert bakışıyla ve sesini yükselterek, Bana ne bağırıyorsun be kadın! Şikayetini bana değil, Kemal'e söyle..! Bu hükümet işi, ithalatı durduran ben değilim diyerek “Sızlanan” doktor Donedevic homurdanarak sinirli bir şekilde masasının üzerinde duran ilacı şırıngaya çekmiş, bir-iki fıslatıp havasını boşaltmış ve divanın kenarında oturan yaşlı kadının kucağına aldığı babamın kaba etlerine-sağlı sollu- kocaman iğneyi batırıp ilacı zerketmiş. Ama ne yazık ki  sinirlenen doktor iğne vurduğu kaba eti ne parmağıyla ne de alkolle iyice ovuşturmamış olacak ki, ilaç zerkedildiği yerde yumruk gibi öylece kalmış. İğne vurulan yer öyle şişmiş ki; günler, haftalar yıllar geçtikçe, zamanla babamla birlikte büyüyüp irileşmişler, taşlaşmışlar. Böylece ailemizin daimi doktoru olan Yugoslav Donedevic bizim için unutulmaz olmuş.

              Rahmetli Babaannem uzun süre dertlenirmiş derin bir iç geçirerek “Ah mana mu para pona” (Ah anam bak şu derde). O korkunç günü hiç unutamamış...

             -Ohh! Şükürler olsun!.. Büyük bir varta atlattık... bahane uydurarak; ilaç yok diye kabahati “Kemal Paşa'ya” atmak çok kolay. Yok öyle yağma! Sen önce elindeki ilacı doğru kullanmayı öğren be adam. Onca yıllık doktorsun sözde Avrupa'da yetişmişsin, en saygın ve en kutsal mesleklerden birini yapıyorsun, ama daha iğne yapmayı bile bilmiyorsun, diye söylenirmiş.

             -Ardından da derin bir iç çekerek oğlumu Allah kurtardı. İlaç çocuğun bedenine dağılmamış bile “Tevekkeli Büyük Atatürk, beni Türk Doktorlarına emanet ediniz” diye boşuna vasiyet etmemiş. Zavallı hiç rahat edemedi, zamansız yitirdik, zamansız” diyerek hep sevgi ve şükranla anardı onu. Ve her seferinde şükretmem, mintettar olmam gereken biri varsa önce yüce Allah'a sonra hem bizi hem Türkiye'yi kurtaran Atatürk'e deyip hep dua ederdi.

             



Bu yazı 8919 defa okunmuştur.

Safak Çulha / 05-03-2019 22:09

Selamlar, Biz de bornova-eski köprüde oturan eski bornovalı ve giritli Kakonopula Fatma ve Niro Mehmet Koyuncu sülalesi olarak biliniriz. Benim anneannem anlatırdı o doktoru ve ismini denodovit olarak bilirdi. Anneannemin babası (annemin dedesi), hüseyin duman, doktorun evinin bahçıvanı ve kahyası olarak aylıkla çalışırmış. Her sabah doktorun evine gider bahçesiyle ilgilenir veya dışardaki alışverişlerini yaparmış. Doktor evli değilmiş tek başına yaşarmış ve bir gün dede sormus ona " sen doktorsun, eğitimlisin, yakışıklı adamsın, maddi gücün de var ama neden evlenmedin?" demiş ve doktor cevap vermiş " dur sana anlatayım" demiş "benim istediklerimi onlar istemedi ve beni isteyenleri de ben istemedim" diye cevaplamış. Kibar ve iyilik yapmayı seven bir doktormuş. Diniyle allah onu dinlendirsin.



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HABER ARA
YUKARI