çanakkale escort Aydın escort muğla escort tekirdağ escort manisa escort balıkesir escort trabzon escort elazığ escort ordu escort kütahya escort ısparta escort rize escort maraş escort yalova escort giresun escort yozgat escort tokat escort şanlıurfa escort sivas escort batman escort erzurum escort sinop escort kırşehir escort karaman escort kırıkkale escort bolu escort amasya escort niğde escort uşak escort edirne escort çorum escort osmaniye escort zonguldak escort van escort erzincan escort

İstanbul Escort

mecidiyeköy escort

halkalı escort bayan

beylikdüzü escort bayan

bursa escort

sportturbo.net

kaçak iddaa

canlı bihis

kaçak bahis siteleri

kaçak bahis

bagibet

illegal bahis

bets10

Bugun...


ADALET DEMİR

facebook-paylas
FASULA AHMET ...
Tarih: 22-10-2014 14:00:00 Güncelleme: 22-10-2014 14:00:00


FASULA  AHMET

           Halil Ahmet DİLİŞEN          

1934-2001

 

      İster istemez dönüp dolaşıyoruz, bir şekilde lakaplara geliyoruz, nasıl gelmeyelim... Eski Bornova'da kişiler “hangi sebeplerle olursa olsun” hep lakaplarıyla ün salmış, lakaplarıyla tanınır olmuş. Hep diyorum ya zamanında ya geldikleri göç ettikleri köylerin isimleriyle ya atalarının onlara bıraktığı miras yoluyla ya da eşin dostun arkadaşlarının o kişilere taktıkları lakaplarla anılır olmuş insanlar. İşte Fasula Ahmet amca da yıllar evvel birçokları gibi Girit'ten göçen bir ailenin iki numaralı çocuğu, ataları Girit'in “Fasulaki” köyünden göç ettiklerinden böyle anılırlarmış. Fasula iki erkek kardeş, ağabeyi Halit Dilişen de Fasula olarak bilinirmiş. Bende çocukluk senelerimden bilirim, Ahmet amcanın da Bornova'da doğup büyüdüğü Kızılay mahallesinde adı Halil Ahmet olmasına rağmen onu herkes Fasula Ahmet diye tanırdı. Yıllarca çalıştığı, uzun yıllar sonra emekli olduğu Bornova eski ağaçlı yoldaki TEK'de (Türkiye Elektrik Kurumu) ise hiç kimse onu Fasula Ahmet diye bilmez orada da adı şoför Halil'di. İşte lakabın o yıllarda bu kadar etkisi vardı hoş mahallemizde yakın arkadaşları ona “Şişpink”  de derdi. Yani iki lakaplıydı rahmetli  Ahmet amca.                 

              Babamın “milletvekili olduğu” yıllarda, 1973-1980’e kadar  ANAP (Anavatan Partisi) dönemindeki gibi dayalı döşeli “tefrişe amade”  lojmanlar yoktu. Herkes, imkanı nispetinde bulduğu yerde kalıyordu: Konuk evleri, oteller, evi olmayan birçok milletvekilini ağırlıyordu. Babam Adil DEMİR daha önceleri de sık sık Ankara’ya gittiğinden, Ankara Stat Otelde kaldığı çok olmuştu ama evsizlik ona göre değildi, O da kendisine Ankara Otelcilik Okulunun karşısında Beşevler, semtinde üç oda bir salon bir daire satın aldı. Her hafta sonu İzmir'de olduğu halde, Beşevler'deki ev çoğu zaman otel gibi oluyordu: Bunun yanısıra işini takip eden, hastasına uygun bir yatak arayanlar için babam her öğleden sonra ya da sabahın erken saatlerinde, ilgili bürokratı ziyaret etmek zorundaydı. Aksi halde kendisini eksik hissettiğini söylüyordu, Devlet, vatandaşa götürdüğü hizmetleri doğru bir sisteme oturtamadığı için, herkes bir tanıdık peşindeydi. Başkalarına bu “ayrıcalık” gibi görünse de vicdan sahibi biri olarak ondan yardım bekleyenlere sırtını dönemezdi.

               Babam, görev anlayışını şöyle özetlerdi: “Siyaset bu;  yapacaksan ya adam gibi yapacaksın, yan gelip yatmayacaksın ya da siyasete hiç bulaşmayacaksın.” diyerek yine seneler evvel Ankara'da başından geçmiş ilginç bir hikayeyi başladı anlatmaya...

            Her zaman olduğu gibi Ankara Beşevler’ deki evim  Bornova’ dan gelmiş vatandaşlar ile dolup taşıyor, partili partisiz insanların biri geliyor biri gidiyordu, işler yoğundu, mutfaktaki çay demliği sürekli ocakta sıcak, mahalleden çocukluk arkadaşım Fasula Ahmet neredeyse 24 saat benimle beraber, nereye gidiyorsam o da benimle geliyordu. Çocuklukta Kızılay mahallesi Çelik Spor’lu, İzmir’den Altınordu’lu ve İstanbul'dan da Beşiktaşlı idik; birlikte büyümüştük. Ne de olsa akrandık.

             Öyle ki annelerimiz doğup büyüdüğümüz kızılay mahallesinde komşuluktan öte kardeş gibiydiler. Onlarda bizim gibi uzun yıllar birbirinden hiç ayrılmadılar. Her ikiside Bornova' nın ünlü Levanten ailelerinde ayrı ayrı yerlerde uzunca yıl ahçı başılık yaptılar. Annem ve Zeynep hanım teyze emekli olduktan sonra her yaz döneminde onları Çeşme'deki kaplıcalara romatizmalarına iyi gelsin diye götürür orada bir süre kaldıktan sonra onların istediği zaman gidip alır tekrar Bornova'ya getirirdim. Zeynep hanım teyze her seferinde bundan memnun olur ve Girit şivesiyle Rumca teşekkür ederdi.

           İşte biz de annelerimiz gibi hiç ayrılmazdık. Her hafta başı onunla Bornova’dan Ankara’ya kara yolu ile birlikte gidiyor; her hafta sonunda meclis genel kurulunda işlerim bitince yine birlikte Bornova’ya dönüyorduk. Soğuk ve ayaz bir Ankara akşamında, günlerden Çarşamba idi ve hatırladığım kadarıyla saat yediye geliyordu, yemek saati yaklaşıyordu. Biraz rahatlamak için Ankara’nın çok bilinen meşhur kebapçısı Çarhoğlu lokantasında İzmir milletvekili Cemal TERCAN, İzmir Altın Ordu Spor Kulübü başkanı Rasih ÖZTÜRK’ün abisi, İzmir Konyalı’lar derneği başkanı meşhur Konyalı celep-müteahhit Latif ÖZTÜRK, Fasula Ahmet ve ben yemek yemeğe, kafa dağıtmaya gittik. Çarhoğlu’nun leziz kebaplarından, çiğ köftesinden marula sarıp yiyorduk. Akşam eve dönüp ertesi günde meclisteki işlerim bittikten sonra, herzamanki gibi Bornova’ya dönecektik. Her ne olduysa, masadakilere bir şey olmamış, yemekten sonra bir tek ben çiğ köfteden zehirlenmiştim. Eve gelip yattıktan sonra yatakta sabahı zor yapmıştım. Kolarım, bacaklarım, karnım, göğsüm adeta neredeyse her tarafım halsiz düşmüştü, nefes alacak gücüm kalmamıştı, halsizlikten kimselere sesimi duyuramıyordum, sabahları erken kalkmama rağmen o sabah bir türlü yerimden kalkamadım, külçe gibiydim. Ahmet kalkmıştı ve yatak odasındaki tuvalete giderken iniltimi duyup yatak odama doğru geldi ve benim o kan-ter içindeki perişan halimi gördü. Ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette bana öylece bakıyordu. Benim ise gözlerim dönmüş, dudaklarım kurumuş su diyordum, bir bardak su başka bir şey istemiyordum. O andaki halim dayanılır gibi değildi.

            Ahmet bir bardak su getirdikten sonra, doktor dediğimi hatırlıyorum. Fasula ne yapmış ne etmiş çok yakın arkadaşım Ankara milletvekili Dr. Oğuz AYGÜN ile bir şekilde kontak kurmuş beni ambulansla Ankara Hacettepe Üniversitesi Hastanesi intaniye servisine götürmüşlerdi. Gözlerimi neden sonra Hacettepe hastanesinde açtım, bir de ne göreyim; başımda dönemin sağlık bakanı Dr. Münif İSLAMOĞLU, hastane başhekimi, devre arkadaşım can dostum Dr. Oğuz AYGÜN, Bornova’dan mahallede kapı karşı komşum çocukluk arkadaşım,  Fasula Ahmet, bir yanda doktorlar, gerekli tahliller ve tetkikleri yapıyor, bir yandan hemşireler sürekli etrafımda odada dolaşıyorlar. 

           Çok kötü bir şekilde, ya maruldan ya bakırdan zehirlenmişim. Ben, kendi derdime mi yanayım, yoksa evde beni bekleyen ve Bornova’dan Ankara’daki işleri için gelen, hancı Sedat BAÇ ve yılların kırtasiyecisi ve kuru kahvecisi Salih GÖZEN ağabey ile   Sedat BAÇ’ın ağabeyi Yunus GÖZEN’in Bodrum’da yapacakları otellerine talep ettikleri turizm kredisine yardımcı olamadığıma mı?

           Onlar belli ki ben olmadan bu kredi işini halledemeyeceklerdi. Neyse sağlık ciddi bir şeydi. Doktorların büyük çabaları ile bir hafta içerisinde yediğim serumlardan sonra hastaneden taburcu oldum ve eski sağlığıma kavuşmuştum.

            Beşevler’deki evime döndüğümde, karşımda yine Bornova’dan gelen hemşerilerim ile karşılaştım. Sabah kahvaltısını hep birlikte yaptıktan sonra ver elini meclise, meclis koridorlarında Salih GÖZEN, Sedat BAÇ beni bekliyorlardı. Aldım onları Turizm Bakanlığından istedikleri krediyi çıkarttım. Onları yolcu ettikten sonra, akşam Fasula Ahmet ile birlikte tekrar Beşevler’deki evin yolunu tuttum. Fakat bir kez zehirlenmiştim, bir hafta çok zor günler geçirmiştim, ne yemek yiyeceğime bir türlü karar veremiyordum, hele hele marula karşı çok büyük bir tiksinti duyuyordum. Ağzım yanmıştı bir kere maruldan, hiçbir şekilde etkilenmemeliydim. Fasula Ahmet bana bakıyor, ben de ona bakıyordum. Bu böyle olmayacaktı, kararımı vermiştim, inatçıydım. Marul beni yenmemeliydi, ileride oluşacak fobiyi yenmeliydim “insanın kendini tanıması güzel bir şey” diyerek evime çok yakın olan kasap ve manava gittim, bir marul ve yarım kilo kıyma ve bir-iki baş kuru soğan aldım geldim.

         Fasula Ahmet belki kıymalı yumurta bekliyordu; ama ben tersine kuru soğanları tavaya doğradım, tavadaki kuru soğanların kıymayla yağda kavrulmasından sonra çamaşır yıkarcasına marulları da bir güzel yıkadıktan sonra kavrulan kıymanın içerisine boca ettim ve hepsi bir arada tavada pişiyorlardı. Ahmet bir yandan sofrayı hazırlıyor, ben de akşam yiyeceğimiz nefis yemeği hazırlıyordum. Kavrulmuş soğanlarla kıymanın buluşmasını herkes biliyordu ama içine marulu doğramayı kimse akıl edememişti. Tavanın içinde pişen yemeğin kapağını açtığımda öyle güzel görünüyorlardı ki, kavrulmuş kıymanın içine yumurta kırmaktan iyiydi. Hem marula karşı oluşacak  zaafımı yenmiştim hem de kendimce yeni bir yemek keşfetmiştim.

         Zorunlu keşfettiğim yemeğimizi bir güzel afiyetle yedik, o gece bir güzel karnımızı doyurduk. Ben de marula karşı zafer kazanmıştım...

                                   



Bu yazı 9344 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HABER ARA
YUKARI