Birleşmiş Milletler’in çatısı altında 193 ülke var. 193 bayrak, 193 devlet, 193 ayrı siyasi irade…
Peki Gazze’de çocuklar ölürken, kadınlar yaşamını yitirirken, milyonlarca insan yerinden edilirken bu 192 ülkenin ortak vicdanı nerede?
Dünyanın gözü önünde yaşanan bu insanlık dramına ne zaman gerçekten “YETER!” denilecek?
Bugün Filistin meselesine yalnızca bir savaş başlığı olarak bakmak, yaşanan trajedinin büyüklüğünü görmemek demektir. Çünkü Gazze’de olan biten, yalnızca askeri bir çatışmanın sonuçlarından ibaret değil; sivillerin yaşam hakkını, güvenliğini, barınmasını ve geleceğini doğrudan etkileyen ağır bir insani krizdir.
Birleşmiş Milletler’in kendi verileri dahi tablonun ağırlığını ortaya koyuyor. UN Women, Ekim 2023-Aralık 2025 döneminde Gazze’de 38 binden fazla kadın ve kız çocuğunun öldürüldüğünü bildirdi.
Rakamlar soğuktur.
Ama her rakamın arkasında bir anne, bir baba, bir çocuk, bir aile vardır.
Bir tarafta nüfus artışı, diğer tarafta yıkım
İsrail’in nüfus yapısı da tartışmanın başka bir boyutunu oluşturuyor. İsrail, OECD ülkeleri içerisinde yüksek doğurganlık oranıyla dikkat çeken istisnai bir ülke konumunda. Ancak bu demografik durumun tek başına bir “nüfus savaşı” veya “planlı nüfus azaltma politikası”nın kanıtı olarak sunulması doğru olmaz.
Asıl sorgulanması gereken başka bir noktadır:
Bir devlet kendi geleceği için nüfusunu artırmayı stratejik bir mesele olarak görürken, aynı coğrafyada yaşayan Filistinlilerin yaşam hakkı neden aynı hassasiyetle korunmuyor?
İşte vicdanları rahatsız eden soru budur.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun dünya Yahudilerini İsrail'e göçe çağıran politikaları, Yahudi diasporasının İsrail'e göçünü ifade eden “Aliyah” anlayışının İsrail siyasetindeki önemini de yeniden gündeme getiriyor.
Fakat burada dünyanın sorması gereken soru etnik ya da dini kimlikler üzerinden değil, insan hakları üzerinden sorulmalıdır:
Bir insanın hangi dine mensup olduğu, hangi milletten geldiği, hangi pasaportu taşıdığı neden onun yaşam hakkını belirlesin?
BM neden etkisiz kalıyor?
Asıl büyük çelişki burada.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda 193 ülkenin tamamı temsil ediliyor. Ancak BM bir “dünya hükümeti” değil; kendi ordusu bulunmuyor ve attığı adımlar üye devletlerin siyasi iradesine bağlı. Güvenlik Konseyi ise 15 üyeden oluşuyor ve beş daimi üyenin veto yetkisi bulunuyor. Peki onlar neden yaşanan vahşete, soykırıma SUSUYOR, SESSİZ KALIYOR.
Dolayısıyla mesele yalnızca “192 ülke neden ses çıkarmıyor?” sorusundan ibaret değil.
Daha ağır soru şu:
Dünya devletleri neden söyledikleri ile yaptıkları arasında bu kadar büyük bir uçurum bırakıyor?
Kınama açıklamaları yapılıyor.
Toplantılar düzenleniyor.
Kararlar alınıyor.
Diplomatik ifadeler kullanılıyor.
Fakat Gazze’deki insanların ihtiyacı yalnızca açıklama değil.
Onların ihtiyacı güvenlik, insani yardım, barınma, sağlık hizmeti ve yaşam hakkının korunmasıdır.
Çocukların milliyeti olmaz
Bugün Gazze'de hayatını kaybeden bir çocuğun fotoğrafına baktığımızda onun hangi siyasi görüşe sahip olduğunu, hangi partiye oy vereceğini, hangi ülkenin vatandaşı olduğunu soramayız.
Çünkü çocukların siyaseti olmaz.
Çocukların savaşı olmaz.
Çocukların suçluluğu olmaz.
Çocukların yalnızca yaşama hakkı vardır.
Bu nedenle İsrail hükümetinin güvenlik gerekçeleri tartışılabilir; Hamas'ın saldırıları ve İsrailli sivillere yönelik eylemleri de ayrı bir hukuki ve siyasi başlık olarak ele alınabilir. Ancak hiçbir gerekçe sivillerin topluca cezalandırılmasını, insani yardımın engellenmesini veya çocukların ve kadınların korunmamasını meşrulaştıramaz.
Uluslararası hukuk tam da bunun için vardır.
Tarih bugün herkesi kaydediyor
Bugün dünyanın güçlü devletleri belki diplomatik hesaplar yapıyor.
Kimi ekonomik ilişkilerini düşünüyor.
Kimi stratejik ittifaklarını…
Kimi seçimlerini…
Kimi bölgesel çıkarlarını…
Ama tarih, bütün bunlardan daha acımasız bir kayıt tutar.
Yarın çocuklar büyüdüğünde bugünün fotoğraflarını, haberlerini ve kararlarını görecekler.
Ve şu soruyu soracaklar:
“SİZ BÜTÜN BUNLAR OLURKEN NEREDEYDİNİZ?”
Birleşmiş Milletler'in kuruluş amacı; insan haklarını, barışı ve uluslararası güvenliği güçlendirmekti. Bugün dünyanın ihtiyacı, bu ilkelerin kâğıt üzerinde kalmadığını gösterecek somut bir iradedir.
İsrail'e de, Filistin'e de, Amerika'ya da, Avrupa'ya da, Arap dünyasına da, Asya'ya da, Afrika'ya da aynı ölçü uygulanmalıdır:
Siviller dokunulmazdır.
Çocuklar dokunulmazdır.
Yaşam hakkı pazarlık konusu değildir.
Ve artık dünyanın ortak vicdanı şu soruya cevap vermelidir:
Gazze’de daha kaç çocuk ölecek? Daha kaç aile parçalanacak? Daha kaç insan evsiz kalacak?
Dünyanın gerçekten “YETER!” demesi için daha ne olması gerekiyor?
Çünkü susmak da bir tercihtir.
Ve tarih, bazen söylenenleri değil, SÖYLENMEYENLERİ de yazar.
30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutladığımız bu anlamlı günlerde, bağımsızlık ve özgürlük ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Dileğimiz odur ki; Filistinli kardeşlerimiz de kadın, çocuk, yaşlı demeden insanların öldürülmediği, evlerin bombalarla yıkılmadığı, çocukların korkuyla değil umutla büyüdüğü, kendi topraklarında özgür, onurlu ve insanca yaşayabilecekleri bağımsız devletlerine kavuşsun.
30 Ağustos’un zafer ruhuyla, Filistin halkının da barışa, özgürlüğe ve adalete kavuşacağı; zafer dolu, huzur dolu günlerin en kısa sürede gelmesini diliyorum.